Kelimelerin Sakladığı Ev
A grandmother's expressions prompt reflection on translation, borrowed words and the distinct histories of Turkey's alphabet and language reforms. The essay presents identity as a living relationship with the past, sustained through reinterpretation rather than perfect preservation.
Tap any underlined word to see its meaning.
Büyükannem, evin kapısını kapatırken bazen 'berhudar ol' derdi; bu sözün hangi sözlük karşılığına sığacağını yıllarca düşünmedim. Sesindeki titremeyi, elinin omzuma değmesini ve koridorun serinliğini kelimeden ayırmak mümkün değildi. Sonradan başka bir dilde aynı iyiliği dilemeye çalıştığımda, anlamı aktarsam bile o sahnenin geride bıraktığımı hissettim. Sanki kelime, yalnızca bir dileği değil, artık yerinde olmayan bir evi de . Bu yüzden bazı sözlerin çevrilemezliği, karşılıklarının bulunmamasından çok, karşılığın aynı hayatı beraberinde getirememesinden kaynaklanır. Bir çeviri doğru olabilir; yine de sesin açtığı kapı başka bir odaya çıkabilir.
Dillerin geçmişi de buna benzer biçimde, birbirinden ayrılması güç temasların içinde birikir. Türkçedeki Farsça kökenli 'pencere', Arapça kökenli 'kitap' ve Fransızca kökenli 'vitrin', yalnızca başka dillerden alınmış nesne adları değildir. Her biri farklı dönemlerin ticaretini, eğitimini, beğenisini ve dünyaya bakışını düşündürür. Bununla birlikte bir kelimenin kökeninden hareketle, onu kullanan herkesin aynı tarihsel bilinci taşıdığını ileri sürmek, dilin gündelik işleyişini gereğinden fazla olur. Köken, anlamın değişmez mührü değil; izlenebilecek yollardan biridir. Üstelik konuşur, bu yolların hiçbirini bilmeksizin de kelimeyi kendisine özgü bir incelikle kullanabilir. , burada herkesin ezberlediği tek bir anlatıdan ziyade, kullanımda kalan izlerin toplamıdır.
1928'de Latin esaslı yeni Türk alfabesinin kabul edilmesi, yazıyla kurulan ilişkinin maddi koşullarını değiştirdi. Bu değişikliği, 1930'larda kurumsallaşan dil reformuyla, özellikle Türk Dil Kurumunun 1932'de kuruluşuyla özdeşleştirmemek gerekir: Alfabe ile söz varlığı aynı şey değildir. Yine de reformların birbirini izleyişi, geçmiş metinlere erişim meselesini ve hangi kelimelerin ortak dilde yer bulacağı tartışmasını iç içe geçirdi. Bir kesim sadeleşmeyi kamusal katılımın genişlemesi sayarken, başka bir kesim kimi ve kültürel bağların düşündü. Bu tartışmada ile kaybın tek bir terazide tartılabileceğini varsaymak, farklı insanların deneyimlerini görünmez kılabilir.
Büyükannemin sözlerini düşündüğümde, ne eski olanı ilan edebiliyorum ne de yeniyi kendiliğinden bir ilerleme sayabiliyorum. O, bazen 'gönlüm elvermedi' derken, kararını açıklamaktan çok kararın içindeki tereddüdü duyururdu. Bu ifadeyi tek kelimelik bir duygu adına , cümlenin taşıdığı ahlaki çekingenliği silmek olurdu. Yine de bu inceliğin yalnızca onun kuşağına ait olduğunu söylemek, gençlerin başka ifadelerle kurduğu dünyayı peşinen demektir. Hafıza, aynı sözleri hiç değiştirmeden tekrarladığımız için değil, kimi zaman onları yeniden yorumladığımız için de sürer.
Dil üzerine düşünürken sık sık bir bekçisiymişçesine konuşuyoruz; oysa miras, kapısı mühürlenmiş bir sandık değildir. Kelimeleri kaybolmasınlar diye cam altında tutarcasına korumak, onları konuşmanın riskinden de uzaklaştırır. Belki asıl sorumluluk, unutulanı kadar, yeni söyleyişlere de . Çünkü kimlik, geçmişten eksiksiz devralınan bir belge değil, başkalarıyla konuşurken durmadan yeniden kurulan bir ilişkidir. Büyükannemin sesini aynen geri getiremeyeceğimi bilerek onun sözünü başka birine anlatmam, bu ilişkinin bir kadar devamlılık da taşıdığını gösterir.
Take the quiz
Ten questions in Turkish to check your understanding.
